Ana içeriğe atla

Kolombiya’nın Saklı Cennetleri




Yaz ortasında bu yazıyı yazmak çok akıllıca değil biliyorum. Zaten herkes tatilini ya yaptı ya yarıladı ya da rezervasyonları hazır, gün sayıyor. Bu yazı geçtik ancak gelecek yazın planlarına başlamadan bu yazıya bir göz atın. Özellikle şöyle bir Latin Amerika turu yapalım diyenler; hazır Türk Havayolları da direkt uçuyorken, Kolombiya’yı listenize mutlaka alın. Ancak öyle Karayipler için de değil sadece, başka sebeplerle. 




İnsan gürühundan uzakta

Kolombiya’ya ziyarete gidecekseniz, turist cenneti Cartagena ve Santa Marta gibi Karayip kıyılarından, doğanın suyun altında sizin için renk paleti oluşturduğu kristal kanyonlara, yemyeşil bir cennetin içinde ‘hacienda’ denilen büyük köy evlerini gezmekle kalmayıp kahveye ve ev yapımı leziz yemeklere doyacağınız Eje Cafetero’ya kadar görülecek pek çok yer var. Her turist gibi, kısa süreli tatilinizi elbette gittiğiniz yerin en meşhur yerlerini görmeye harcayacaksınız. Türkiye’ye gelseniz göreceğiniz ilk yer İstanbul, ikincisi Turizm Bakanlığı’nın son yıllardaki muhteşem pr (halka ilişkiler ve reklam) çalışması sayesinde şöhret kazanmış Kapadokya ve son olarak da muhtemelen yaz mekanı Bodrum olurdu. Ancak yerliler bilir ki sonbaharda Abant, kışın Bolu, yazın efil efil esen rüzgarıyla içinize güzelliğini işleyecek Karadeniz yaylaları, yeşiliyle her mevsim Bursa ve güzel kızlarıyla İzmir gezilecek yerler listesinde yerini almalıdır. Tıpkı bunun gibi, tur acentalarında çok dillendirilmeyen ama gelmişken görülmeden kesinlikle dönülmemesi gereken güzergahları var kolombiya’nın. Eğer Kolombiya’da yaşıyorsanız ya da Kolombiya’lı tanıdıklarınız varsa, bu güzergahların listesini çıkarmak kolay eğer böyle bir imkanınız yoksa üzülmeyin; insan gürühundan uzaktaki ilk 3 lokasyonu sizin için derledim. 



Tayrona: Sessiz Cennet


Her ne kadar ismi Tayrona milli parkı olsa da Tayrona yeşil bir parktan ibaret olmaktan çok öte. Yemyeşil bir ormanın masmavi denize kavuştuğu ve kimsenin buraya yazlık otel ve tesis kuralım diyemediği (sadece bir bungalow-hotel bulunmakta, onun dışında konaklamak için sadece kamp alanları kullanılıyor) , gerçekten el değmemiş bir güzellik.

Parkın girişinden kamp alanlarına gidiş ya 40 dakikalık yürüyüşlerle ya da atlarla sağlanıyor. Uzunca bir keşif yürüyüşünden sonra varılan kamp alanlarında, her şey doğaya minimum zarar vermek üzerine kurulu. Kamp alanlarındaki çadır sayıları değişiklik gösterebiliyor. Çadırınızı kendiniz getiriyorsunuz ancak çadır içi malzemeleri kamplardaki küçük dükkanlarda bulmak mümkün. Duşlar için ayrılmış alanlarda aynı zamanda elektrikli aletlerin şarj edilmesi için de portlar da var. Bunun dışında kalan her şey doğadan karşılanıyor. Kamp alanlarında genelde tek bir restoran ve şanslıysanız, doğal yaşama ayak uydurmada ilk etapta ihtiyaç duyabileceğiniz sivrisinek spreyi, kabız/ishal ilacı, şekeriniz düşerse diye bir kaç çikolata, bol bol taze sıkılmış meyve suyu çeşidi ve ekmek gibi son derece temel şeyleri satan küçük de bir dükkan var. Zaten bunun dışında pek bir şeye de ihtiyacınız olmuyor. Sabah kahvaltıları empanada* ve kahve getiren yerli teyzelerden, öğle yemekleri denizden çıkardıkları balıkları aynı gün içinde pişirip servis eden balık restoranlarından, akşam yemekleri de sırt çantalarınızda getirdiğiniz konservelerden.


Kamp alanları genellikle güvenlik nedeniyle deniz kıyısına beş-on dakikalık mesafelerde yer almakta. Okyanusun azgın dalgaları yer yer koylarda evcilleşiyorsa da genel olarak Tayrona kıyılarında denize girmek cesaret istiyor. Ancak sahile oturup saatlerce izleyebileceğiniz bir güzellikteki okyanus kıyısı. Dalış yapmak için de ideal bir ortam. Denize yakın bazı kamplarda içinde timsahların yaşadığı gölleri de görmek mümkün.


Denizi, kumu, güneşi bir yana Tayrona size gerçek anlamda doğal yaşamı deneyimleme fırsatı tanıyor. Sabah vahşi atların bacaklarını açma egzersizi diye nitelendirebileceğimiz son sürat koşularıyla uyanabilirsiniz mesela. Siz de hak verirsiniz ki yoldan geçen araba sesleriyle uyanmaktan iyidir. Ve göreceğiniz binbir çeşit kuş, balık ve kelebeğin yanında maymunlar, papağanlar ve timsahları unutmamak gerek. Ancak bu kalabalık ev sahibi grubuna iyi davrandığınız sürece hiçbirinden zarar görmezsiniz.


Kısacası sessiz sakin bir cennetin nasıl bir yer olabileceğini merak ediyorsanız, Tayrona’ya mutlaka gitmelisiniz. 


Tatacoa: İki çöl bir arada

Belki deniz-kum-güneş tatillerini sevmiyorsunuz. Turist mıknatısı olanları değil de daha çok farklı bir şeyler sunan yerleri görmeyi arzu ediyorsunuz. Tatil turları için girdiğiniz internet sitelerinin arama çubuğuna en-ilk-tek gibi kelimeleri yazıp atlaslara konu olmuş coğrafi cevherleri arıyorsunuz. İşte size bir cevher: Tatacoa.


Tatacoa, Kolombiya’nın ikinci büyük çölü olarak anılmasına rağmen çölden ziyade tropik kuru bir orman gibidir. Orman dedik diye aklınıza yüksek ağaç toplulukları gelmesin, buradaki en yüksek bitkiler sadece kaktüsler. Yılın büyük çoğunluğunda bu kaktüslerin tepelerinde küçük pembe çiçekler görmek mümkün. Çölde görebileceğiniz en güzel oluşumlardan biri bu, bir diğeri de çölün kırmızı ve gri olarak ikiye ayrılmış olması. Hem görsel olarak hem de yapısal olarak birbirinden tamamen farklı iki çölü, uzun trekkinglerle keşfetmek mümkün. Aman dikkat, bu uzun trekkinglerde kendinizi kaybedebilirsiniz. Ancak hangi tarafı ziyaret ederseniz edin, nereye giderseniz gidin sonsuz boşluğun kanatları altında kendinizi huzurla sarmalanmış hissedeceksiniz. Özellikle geceyi Villa Vieja’ya dönmeyip çöldeki kamp alanlarında geçirmeye karar verdiyseniz, şehirlerin sunni aydınlatmalarından uzakta, milyonlarca kandil yakılmış gibi duran ışıklı bir bir gökyüzünün altında kendinizi bambaşka bir gezegende bile hissedebilirsiniz. Sırf yıldızları bir de gökyüzünün bu köşesinden görmek için gelen turistler bile var. Gözlemevi işte bu amaca hizmet etmek için kurulmuş ve bulutsuz her akşam kapılarını ziyaretçilerine açıyor.

Kolombiya gibi tropik bir iklime sahip ülkede sanki doğanın biz insanoğlunu şaşırtmak için yerleştirdiği bir küçük sürpriz Tatacoa.


Amazonlar: İnsansız tatil




Macerayı severim ama macera için çöle gidecek değilim diyorsanız size başka bir alternatif sunuyoruz: Amazonlar. Taşıdığı su miktarıyla Amazon Nehri dünyanın en büyük nehridir. Her ne kadar Perudaki And Dağlarından doğuyor olsa da geniş havzasıyla başta Brezilya olmak üzere Peru, Bolivya, Ekvador ve Venezuela gibi bir çok ülkeyi etkilemektedir. Kolombiya’da Amazon Nehri’ne kıyısı olan üç ülkeden biridir (diğerleri Peru ve Brezilya). Leticia denilen kasabası pembe balinaların yuvası olan bu nehrin kenarında kamp yapmak için en ideal bir yerdir. Sadece kamp alanları değil bir çok hostel ve küçük hotelin de bulunduğu bu kasabaya ulaşmak çok da güç değil. Asıl güç olan hengameye dönüşmüş dünyamıza pamuk ipliğiyle bağlı olan gerçek yerli kabilelerin yaşadığı sınır bölgelerine ulaşmak. Şükürler olsun ki hala geleneksel hayat biçimlerini koruyan kabilelerin bazıları, yerlilerin yaşamlarını aksatmayacak ve doğal yaşama zarar vermeyecek etkinliklerde bulunacaklarına inandıkları misafirleri, kabile hayatını deneyimlemeleri için birkaç gün ağırlamayabilmektedirler. Bu kabilelerden birisi de Agosto de Siete’dir (7 Ağustos Kabilesi).  

Kabilede 4-5 hane, bir okul ve bir öğretmen evi bulunmaktadır.  Misafir odası olarak, öğretmen evinin üst katı kullanılmaktadır. Yiyecek bulabileceğiniz bir restoran yoktur ancak yerlilerin  misafirperverliği sayesinde aç kalmazsınız. Burada bahsettiğimiz oldukça mütevazi bir misafirperverliktir. Bu insanların doğaya sonsuz bir saygı duyduklarını, fazla balık tutup ziyan etmektense her gün tekrar tekrar balığa çıktıklarını ve balık / tavuk dışında her türlü gıdayı kabile komşularıyla değiş tokuş yaparak temin ettiklerini unutmamak gerekir. Bu yaşam biçiminin temelinde dünyayı, hayvan, bitki, insan ayrımı yapmadan, bir bütün olarak görmek ve bütünün her parçasına, aynı şekilde saygı duymak yatar.


Yerlilerin doğaya duydukları saygı sayesinde bugün pembe yunuslar hala hayattalar. Yunuslar kabilelilerin sandallarını adeta tanıyor ve bu sandallar geçerken sudan başlarını çıkarıp selam veriyorlar. Selamı kaçıranlar için biraz uzaklaşıp, suda takla bile atıyorlar. Ancak aynı şeyi Amazon maymunu için söylemek mümkün değil. Maalesef hayvan tüccarlarının yıllarca  turist adı altında gelip özellikle yavru maymunları kaçırması nedeniyle, bölgeye özgü maymun türünün nesli tükenmekte.




Turist olarak sınırda yapabileceğiniz en önemli aktivitelerden biri ormanı gezip farklı hayvan ve bitki çeşitlerini tanımak. Şifalı otlar kadar zehirli bitkilerin de bulunduğu ormana girerken oldukça dikkatli olmak gerekiyor. Yerel halktan bir rehberin yardımıyla orman turunuz daha ilginç, daha bilgilendirici ve hatta eğlenceli hale gelebilir. Bu sayede ormanda yorulduğunuzda  sadece yerel halkın bildiği, Escobar’ın vakti zamanında farklı amaçlarla kullandığı, bugünse sadece şeker kamışı yetişen alanlardan birinde dinlenmek için mola verebilir, timsah yatağında timsah avlayan avcıları izleyebilir ve hatta akşam yemeği için pirana tutabilirsiniz. 


Azınlığı insan türü olan bu hayvan-bitki cennetinin o sık rastladığımız tur güzergahlarından olmaması belki de insansız tatil isteyen tatilciler için burayı ideal kılıyor. 



Not: Görsellerin tamamı Google Images'ten yüklenmiştir. 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Uluslararası Ticarete Giriş - 101

©googleimages Uluslarası ticaret son yılların en gözde iş alanlarından biri. Ancak bu eski köye gelmiş yeni bir adet değil. Marco Polo'dan hatta daha da öncesinden beridir var.  Orta Çağdaki ipek ve baharat yüklü kervanları düşünün. Hatta daha da geriye gidin, uzak kabilelerle deniz kabuğu ya da tuz ticareti yapan tarih öncesi insanları düşünün. İnsanların ellerinde bol miktarda bulunan şeyleri, nadir bulunan yerlere ve onu talep eden insanlara verebileceklerini ve bunun karşılığında kendi ihtiyaçlarını karşılayabileceklerini anladıkları andan itibaren ticaret hayatımızın bir parçası. Ve dünya teknolojik açıdan ilerledikçe, zor da olsa sağlam yollardan tek dünya düşüncesine yöneldikçe, ticaret hem bol kazançlı hem de kişisel tatmin sağlayan bir iş alanına dönüşmeye başladı. Hal böyle olunca uluslararası ticarete heveslenenlerin de sayısı gittikçe artıyor. Başarının garantisi yok ancak rakamlar bu işin sadece büyük holdinglerin işi olmadığını, şansın yeni başlayanlar (ama...