Yaz ortasında bu yazıyı yazmak çok akıllıca
değil biliyorum. Zaten herkes tatilini ya yaptı ya yarıladı ya da
rezervasyonları hazır, gün sayıyor. Bu yazı geçtik ancak gelecek yazın
planlarına başlamadan bu yazıya bir göz atın. Özellikle şöyle bir Latin
Amerika turu yapalım diyenler; hazır Türk Havayolları da direkt uçuyorken,
Kolombiya’yı listenize mutlaka alın. Ancak öyle Karayipler için de değil
sadece, başka sebeplerle.
İnsan gürühundan
uzakta
Tayrona: Sessiz Cennet
Her ne kadar ismi
Tayrona milli parkı olsa da Tayrona yeşil bir parktan ibaret olmaktan çok öte.
Yemyeşil bir ormanın masmavi denize kavuştuğu ve kimsenin buraya yazlık otel ve
tesis kuralım diyemediği (sadece bir bungalow-hotel bulunmakta, onun dışında konaklamak
için sadece kamp alanları kullanılıyor) , gerçekten el değmemiş bir güzellik.
Parkın girişinden
kamp alanlarına gidiş ya 40 dakikalık yürüyüşlerle ya da atlarla sağlanıyor. Uzunca
bir keşif yürüyüşünden sonra varılan kamp alanlarında, her şey doğaya minimum
zarar vermek üzerine kurulu. Kamp alanlarındaki çadır sayıları değişiklik
gösterebiliyor. Çadırınızı kendiniz getiriyorsunuz ancak çadır içi malzemeleri
kamplardaki küçük dükkanlarda bulmak mümkün. Duşlar için ayrılmış alanlarda aynı
zamanda elektrikli aletlerin şarj edilmesi için de portlar da var. Bunun
dışında kalan her şey doğadan karşılanıyor. Kamp alanlarında genelde tek bir
restoran ve şanslıysanız, doğal yaşama ayak uydurmada ilk etapta ihtiyaç
duyabileceğiniz sivrisinek spreyi, kabız/ishal ilacı, şekeriniz düşerse diye
bir kaç çikolata, bol bol taze sıkılmış meyve suyu çeşidi ve ekmek gibi son
derece temel şeyleri satan küçük de bir dükkan var. Zaten bunun dışında pek bir
şeye de ihtiyacınız olmuyor. Sabah kahvaltıları empanada* ve kahve getiren
yerli teyzelerden, öğle yemekleri denizden çıkardıkları balıkları aynı gün
içinde pişirip servis eden balık restoranlarından, akşam yemekleri de sırt
çantalarınızda getirdiğiniz konservelerden.

Kamp alanları genellikle güvenlik nedeniyle deniz kıyısına beş-on dakikalık mesafelerde yer almakta. Okyanusun azgın dalgaları yer yer koylarda evcilleşiyorsa da genel olarak Tayrona kıyılarında denize girmek cesaret istiyor. Ancak sahile oturup saatlerce izleyebileceğiniz bir güzellikteki okyanus kıyısı. Dalış yapmak için de ideal bir ortam. Denize yakın bazı kamplarda içinde timsahların yaşadığı gölleri de görmek mümkün.
Denizi, kumu, güneşi bir yana Tayrona size gerçek anlamda doğal yaşamı
deneyimleme fırsatı tanıyor. Sabah vahşi atların bacaklarını açma egzersizi
diye nitelendirebileceğimiz son sürat koşularıyla uyanabilirsiniz mesela. Siz
de hak verirsiniz ki yoldan geçen araba sesleriyle uyanmaktan iyidir. Ve
göreceğiniz binbir çeşit kuş, balık ve kelebeğin yanında maymunlar, papağanlar
ve timsahları unutmamak gerek. Ancak bu kalabalık ev sahibi grubuna iyi
davrandığınız sürece hiçbirinden zarar görmezsiniz.
Kısacası sessiz sakin bir cennetin nasıl bir yer
olabileceğini merak ediyorsanız, Tayrona’ya mutlaka gitmelisiniz.
Tatacoa: İki çöl bir arada
Tatacoa, Kolombiya’nın ikinci büyük çölü olarak anılmasına rağmen çölden
ziyade tropik kuru bir orman gibidir. Orman dedik diye aklınıza yüksek ağaç
toplulukları gelmesin, buradaki en yüksek bitkiler sadece kaktüsler. Yılın
büyük çoğunluğunda bu kaktüslerin tepelerinde küçük pembe çiçekler görmek
mümkün. Çölde görebileceğiniz en güzel oluşumlardan biri bu, bir diğeri de çölün kırmızı ve gri olarak ikiye ayrılmış olması. Hem görsel
olarak hem de yapısal olarak birbirinden tamamen farklı iki çölü, uzun
trekkinglerle keşfetmek mümkün. Aman dikkat, bu uzun trekkinglerde kendinizi
kaybedebilirsiniz. Ancak hangi tarafı ziyaret ederseniz edin, nereye giderseniz
gidin sonsuz boşluğun kanatları altında kendinizi huzurla sarmalanmış hissedeceksiniz.
Özellikle geceyi Villa Vieja’ya dönmeyip çöldeki kamp alanlarında geçirmeye
karar verdiyseniz, şehirlerin sunni aydınlatmalarından
uzakta, milyonlarca kandil yakılmış gibi duran ışıklı bir bir gökyüzünün
altında kendinizi bambaşka bir gezegende bile hissedebilirsiniz. Sırf
yıldızları bir de gökyüzünün bu köşesinden görmek için gelen turistler bile
var. Gözlemevi işte bu amaca hizmet etmek için kurulmuş ve bulutsuz her akşam kapılarını ziyaretçilerine
açıyor.
Kolombiya gibi
tropik bir iklime sahip ülkede sanki doğanın biz insanoğlunu şaşırtmak için
yerleştirdiği bir küçük sürpriz Tatacoa.
Amazonlar: İnsansız tatil
Macerayı
severim ama macera için çöle gidecek değilim diyorsanız size başka bir
alternatif sunuyoruz: Amazonlar. Taşıdığı su miktarıyla Amazon Nehri dünyanın
en büyük nehridir. Her ne kadar Perudaki And Dağlarından doğuyor olsa da geniş havzasıyla
başta Brezilya olmak üzere Peru, Bolivya, Ekvador ve Venezuela gibi bir çok
ülkeyi etkilemektedir. Kolombiya’da Amazon Nehri’ne kıyısı olan üç ülkeden
biridir (diğerleri Peru ve Brezilya). Leticia denilen kasabası pembe
balinaların yuvası olan bu nehrin kenarında kamp yapmak için en ideal bir
yerdir. Sadece kamp alanları değil bir çok hostel ve küçük hotelin de bulunduğu
bu kasabaya ulaşmak çok da güç değil. Asıl güç olan hengameye dönüşmüş
dünyamıza pamuk ipliğiyle bağlı olan gerçek yerli kabilelerin yaşadığı sınır
bölgelerine ulaşmak. Şükürler olsun ki hala geleneksel
hayat biçimlerini koruyan kabilelerin bazıları, yerlilerin yaşamlarını aksatmayacak
ve doğal yaşama zarar vermeyecek etkinliklerde bulunacaklarına inandıkları
misafirleri, kabile hayatını deneyimlemeleri için birkaç gün
ağırlamayabilmektedirler. Bu kabilelerden birisi de Agosto de Siete’dir (7 Ağustos
Kabilesi).
Kabilede 4-5
hane, bir okul ve bir öğretmen evi bulunmaktadır. Misafir odası olarak, öğretmen evinin üst katı
kullanılmaktadır. Yiyecek bulabileceğiniz bir restoran yoktur ancak yerlilerin misafirperverliği sayesinde aç kalmazsınız.
Burada bahsettiğimiz oldukça mütevazi bir misafirperverliktir. Bu insanların
doğaya sonsuz bir saygı duyduklarını, fazla balık tutup ziyan etmektense her
gün tekrar tekrar balığa çıktıklarını ve balık / tavuk dışında her türlü gıdayı
kabile komşularıyla değiş tokuş yaparak temin ettiklerini unutmamak gerekir. Bu
yaşam biçiminin temelinde dünyayı, hayvan, bitki, insan ayrımı yapmadan, bir
bütün olarak görmek ve bütünün her parçasına, aynı şekilde saygı duymak yatar.
Yerlilerin doğaya duydukları saygı sayesinde bugün pembe yunuslar hala
hayattalar. Yunuslar kabilelilerin sandallarını adeta tanıyor ve bu sandallar
geçerken sudan başlarını çıkarıp selam veriyorlar. Selamı kaçıranlar için biraz
uzaklaşıp, suda takla bile atıyorlar. Ancak aynı şeyi Amazon maymunu için
söylemek mümkün değil. Maalesef hayvan tüccarlarının yıllarca turist adı altında gelip özellikle yavru
maymunları kaçırması nedeniyle, bölgeye özgü maymun türünün nesli tükenmekte.
Turist olarak sınırda yapabileceğiniz en önemli aktivitelerden biri ormanı
gezip farklı hayvan ve bitki çeşitlerini tanımak. Şifalı otlar kadar zehirli
bitkilerin de bulunduğu ormana girerken oldukça dikkatli olmak gerekiyor. Yerel
halktan bir rehberin yardımıyla orman turunuz daha ilginç, daha bilgilendirici
ve hatta eğlenceli hale gelebilir. Bu sayede ormanda yorulduğunuzda sadece yerel halkın bildiği, Escobar’ın vakti
zamanında farklı amaçlarla kullandığı, bugünse sadece şeker kamışı yetişen
alanlardan birinde dinlenmek için mola verebilir, timsah yatağında timsah
avlayan avcıları izleyebilir ve hatta akşam yemeği için pirana tutabilirsiniz.
Azınlığı insan
türü olan bu hayvan-bitki cennetinin o sık rastladığımız tur güzergahlarından
olmaması belki de insansız tatil isteyen
tatilciler için burayı ideal kılıyor.
Not: Görsellerin tamamı Google Images'ten yüklenmiştir.




Yorumlar
Yorum Gönder